• http://facebook.com/hsnrtky
  • https://twitter.com/hsnrtky
Üyelik Girişi
GENEL SAYFALAR
Site Haritası

VE ŞEYTAN AÇ KALDI




 

 HASAN ORTAKAYA  İstanbul 2014

1968’de Erciş’te doğdu.

İlk ve ortaokulu doğduğu yerde, liseyi Van İmam Hatip Lisesi’nde okuyarak 1986’da mezun oldu.

1989’da İnönü Üniversitesi Malatya M.Y.O. Maden Programını bitirdi.

1989-1990 yılları arasında Erciş Şeker Fabrikasında çalıştı.

1991 Yılında Erciş Müftülüğünde İmam-Hatip olarak göreve başladı.

2003 Yılında Beka yayınlarınca “Evrensel Hutbeler” adlı kitabı yayınlandı.

2014 Yılında Anadolu Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu.

Şiir dalında çeşitli dereceler aldı.

Bazı gazete, dergi ve sitelerde yazıları yayınlanmaktadır.

Halen aynı görevde bulunan yazarımız üç tane çocuğunu hayata hazırlamaktadır.

 

e-mail: hasanortakaya@hotmail.com

                                                                web: www.ortakaya.net

 

 

 

İTHAF

 

Babalar dağdır insanın arkasında; Süphan gibi, Ağrı gibi, Erciyes gibi.

Babalar azıktır; aş gibi, ekmek gibi.

Babalar umuttur yarınlara; çınar gibi, selvi gibi.

Cennet anaların ayaklarının altında olsa da babaların başının üstündedir.

Babalara bakınca cennetler görülmelidir.

Babalar başa taç edilmelidir.

Dünyanın kutsallarından biridir baba ocağı ve o ocağın sıcak iklimidir ana kucağı.

Anamızı rahmete uğurladığımızda o mübarek kadın sanki biz yedi kardeş ve yirmi toruna babamızı emanetçi bıraktı öyle gitti.

Emanet ehlidir babam.

Emektardır, yüreklidir, adam gibi adamdır.

Yetmiş dört yaşında bile kıdemli delikanlıdır.

Babalar başaktır, babalar umuttur, babalar meyve ağacıdır…

Babam İsmet ORTAKAYA’YI çok seviyor ve bu çalışmamı başta babam olmak üzere tüm babalara ithaf ediyorum.

 

 

 

ÖNSÖZ

Çok değil, bir kuşak öncesini anlatan onca eser bir anda koca bir yüzyılı geride bırakırcasına, içinde bulunduğu 2000 sonrasının baş döndüren girdabını anlamlandırma adına yazılan eserlerin gölgesinde inzivaya çekilmiş derviş pozisyonunu almıştı bile.

Popüler kültürün hızlı yayılışı ve modern yaşam tasarımları birçok hayatı ve duyarlılığı kapitalizmin tozlu raflarına hapsetmişti bile.

Bireyselleşmenin bizi biz olmaktan alıp bizi ben yaparak, nefislerimizi putlaştırdığı bir zamanda, evvel zaman hikâyeleriyle kutsal metin hakikatlerini haykırma vaktinin geldiği üfürülmeliydi suhuflara.

İşte elinizdeki kitap bu öğretilerle çıkıyor karşınıza. Okurken zaman zaman beyin kütüphanenizin tozları uçuşmaya başlıyor; şu sözleri bir yerlerden anımsıyorum diyesiniz geliyor. Ama farklı bir tat, farklı bir koku sizi derinden derine çekiyor coşkusunu kaybettiğiniz hayata.  Ve organik bağlar kurmanızın kapılarını aralıyor sizlere usulca.

 “Ve Şeytan Aç Kaldı” eseri aslında kaybolan değerlerimizi ve insanlığımızı bize anımsatırken aç olanın şeytan olmadığını anlıyoruz… Seyfullah YAŞAR

 

 

 Elimde Değil!

Elinde olmayan ne?

Hepsi bir bahane,

Niye yalanların arkasına saklanıyoruz?

Elimizde neler yok ki?

Yaşadığımız bir ömür,

Gözlerimiz, kulağımız, ağzımız-dilimiz mi yok? Doğru bir bakışla yokluktan daha çok varlığı görürüz, Görecek gözümüz varsa eğer!

Elimde değil! Der bırakırız kendimizi bir boşluğa, Oysa boşluğa bile ellerimizle iteriz kendimizi.

Elimde değil! Diye tutkularımızı tutarız ellerimizle, boş versek de yarınlarımızı.

Ümitsiz kaldığımızda, hayallerimizi kucaklarız ellerimizle.

Yalnız kaldığımızda yalnızlığı sararız, ama yine yalnız kalmayız yalnızlık varken yanımızda.

Elimde değil, diye bir sevgiliye ihanet ettiğimizde ihaneti besleriz ellerimizle, ihanet şarkı söylerken; sevgi, gözyaşı döker ellerimize. 

Elimde değil der, ellerimizle gözyaşını sileriz sevgilinin.

Elimde değil derken, elimizde olanlara bakarız kör tarafımızla.

 

………………………………………………………

 KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Müftüler Sana Fetva Verseler de, Sen Yine Kalbine Danış! [1]

Hepimiz her zaman korku, tereddüt, heyecan ve endişelerimizle baş başa kalırız. Bazen cevapsız sorularla geçiririz günlerimizi. Anlamını bilmediğimiz soru ve cevaplara istediğimiz boyuta girmeleri için gönlümüzden geçtiğince yön veririz.

İnsanın tabiatında vardır yaptığı işlerin kendini tatmin etmesi. Yapmayı şart gördüğümüz birçok işimizi, sadece yapmış olmak için yaparız. Ancak vicdanları bile rahatsız eden vicdan bazen mahkeme kurup yargılar bizi.

Yaptığımız iyiliklerde vicdan mahkemelerinden korkmayız, biliriz ki, hâkim bizdendir. 

Ancak kötülükler mahkemesinde hâkim bizden değildir. Bu yolda kazanamadıklarımıza karşılık vereceğimiz bedeller aklımızı kurcalar durur.

Aklın yolu ……………………………..

 

Peygamberin Sevgisi Ve Sevginin

Peygamberi

Sevgiyi ve peygamberi sarmaşık dalına sardık… Ne ki etle kemik ne ise peygamber ve sevgi de odur, bir kere daha anladık. 

Peygamber denilince akla sevgi, sevgi denilince akla peygamber gelir. Nitekim insanın içindeki sevgi peygambere, peygamber de insanın içindeki sevgiye bakan aynalardır.

Sevgi; Allah’ın yeryüzüne bahşettiği en büyük nimettir.      Hayatımız      sevdiklerimizle sürdürülebilmektedir.         Sevgi olmayınca     veya seveceğimiz değerler yok olunca hayatın hiçbir anlamı kalmamaktadır.

Aynı coğrafyayı paylaştığımız milyarlarca insanın her birinin ayrı ayrı yorum yapabileceği bir değerdir sevgi ve hiçbir zaman tek bir tarife sığdırılamamıştır. İbn-i Arabi de sevginin tarifinin yapılamayacağını ancak yaşanabileceğini dile getirmiştir. 

Sevginin tarifi bir çocukta; şeker, çikolata, oyuncak; bir paragözde para; bir aşıkta ise sevdiğine verdiği önem ile dile gelebilir.

Çok doğaldır ki ……………………………………

 

En Kötü Kötüler

En kötü para, cimrinin elinde olandır.

En kötü evlat, ana-babaya isyan edendir.

En kötü arkadaş, zor durumlarda terk edendir.

En kötü büyük, küçüklerini ezendir.

En kötü hâkim, adaleti satandır.

En kötü öğretmen, öğrencisini hayat sınavına hazırlamayandır.

En kötü basın, yalan haber yayandır.

En kötü anne-baba, çocuklarını dinlemeyendir.

En kötü ağaç, baltaya sap olandır.

En kötü millet, kafatasçı olandır.

En kötü ortak, gizli hesap yapandır.

En kötü sermaye, haramla kazanılandır.

En kötü düzen, imtiyaz düzenidir.

En kötü toplum, haksızlığa ses çıkarmayandır.

En kötü sır, aşikâr olandır.

En kötü gönül, dosta kapalı olandır.

En kötü ev, içinde ibadet yapılmayandır.

En kötü hayat, sorumsuzca yaşanılandır.

En kötü kalem, cahilin elinde olandır.

En kötü göz ………………………………………….

 

 

Her İşe Burnunu Sokanlara  Kapak Olsun

Zaman zaman her işe burnunu sokmak kimi insanın mesleği midir, nedir? Bilinmez ama bazıları etliye etli, sütlüye sütlü demeden dayanamaz. Kendini pek bilmiş sayanlar bir o kadar bilmediği şeylere bile pabuç bırakmaz. 

Ukalalık diz boyu olduğunda, mahcup düşmeyi bile üstlerine almazlar. Her gelenin işine karışmayı erdemmiş gibi görür, kendi işine karışanları da hazmedemezler. 

Çok mu bilirler sanki? Ama bilmediklerini bilmezler bu tür insanlar. Kimisi iyi niyetle karışır, kimisi densizliğinden, kimisi yapmak için, kimisi de yıkmak için…

“Bakın işte. Günlerden bir gün bir padişah ve veziri tebdil-i kıyafet bir beldeden geçerken fakir bir oduncuya misafir olurlar. Oduncu Allah ne vermişse yer, kimsenin işine karışmadan geçimini sürdürür gidermiş. Misafir bu ya, gelene ikram gerekir diye

…………………………

  KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

 

 

En Güzel Güzeller

En güzel şey insandır…

En güzel insan, yaratılış amacıyla yaşayandır.

En güzel kabul, imandır.

En güzel yüz, utanmasını bilendir.
En güzel sermaye,

…………………………

 

 

Dünya Ahiretin Ana Rahmidir

İnsanın hareketleri kendi genetik çekirdeğini hazırlar ve her davranışı bir kodlama yoluyla insanın gen haritasında yerini alır.

Devasa yalanlar ve devasa gerçekler arasında bir ömür sürdürürüz dünyamızda. 

Necip Fazıl’ın yorumu gibi: 

“Her şey akar; su, insan, tarih ve fikir,

Oluklar çift, birinden nur akar diğerinden kir” misali her oluktan biraz beslenerek geçer gider hayat. “Doğruların yolu tektir” desek de kimilerinin doğruları kimileri için doğru değildir. Kim neyi ne şekilde yorumlarsa yorumlasın her hareketi kutsal bir mihenkte ölçülmedikçe doğrular ve yanlışlar doğruydu yanlıştı diye tartışılır durur.

Ancak bildiğimiz bir doğru var, yalan da olsa yaşadığımız bir …………………

 KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ 

 

Dünya ve Ahiret Dengesi

Dünya, insanoğlunun imtihan edilmek üzere gönderildiği, oyun ve oyalanmadan ibaret olan ve geçici lezzetlerin bulunduğu bir mekândır.

Ahiret ise, bu dünya imtihanının sonunda, ebedi cennet veya cehennemle sonuçlanacak ölümsüz bir hayatın başlayacağı ölümsüz bir yurttur.

Bu gerçeği Kur’an’a baktığımızda şöyle görürüz:

“Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının bir geçimliği ve süsüdür. Allah katında olan ise daha iyi ve daha kalıcıdır. Aklınızı kullanmaz mısınız?” [2]

Yine Nahl Suresinde: “(Allah’a karşı) Saygılı olanlara: ‘Rabbiniz ne indirdi?’ dendiğinde, ‘iyilik’ derler. Bu dünyada iyi davrananlara iyilik vardır. Ahiret yurdu

ise daha iyidir. Allah’a saygılı olanların yurdu ne güzeldir.” [3]

Böylelikle, …………………

 

Onlar Hayvanlar Gibidir

Her kesin gözünün ve gönlünün kör olduğu bir noktası vardır. Duygular hapsedilir heves ve tutkular serbest bırakılır. İşte o gün şeytanın bayramı, failinin de kara günü olur. Koy verir kendini nefsinin rüzgârına ve şeytanın yelkenlerine takılı kalır…

Tin Suresinde şöyle buyurulur: “Gerçekten biz insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu(n bazı

fertlerini) aşağıların en aşağısına çevirdik.” 16

Bu ayetten anladığımız gibi yüce Allah, insanı ruh ve beden bakımından varlıklar içinde en mükemmel bir surette yaratmıştır. 

Bu yaratılıştan sonra insan hür iradesiyle; ya ilahi çizgilere uyarak en güzel surete lâyık kalacak veya aksi yönde hareket ederek, varlıkların en aşağı seviyesinde yerini alacaktır.

Allah bizleri yaratırken en güzel suretlere bürümüştür. Korunalım ve sakınalım için hidayet yollarını açmış, cennetine ulaşalım diye de cennet kılavuzları göndermiştir. 

Ancak ille de korunmam, ille de sakınmam, ille de cennet yollarını istemem diyenleri ise, ayrı bir kategoride sınıflandırmış ve A’raf Suresindeki 179. ayetine muhatap kılarak şöyle buyurmuştur:

“Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehen nem       için       var       ettik.       İşte       bunlar

………

  KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

20 A’raf: 179

 

 

Cehennemin Duvarları Altın ve Gümüşten Olsaydı

Bizler insan olarak her an değişik bir ortamda değişik elbiseleri, değişik yiyecekleri, değişik insanları ve değişik yerleri arzu ederiz. Bugün çok hoşlandığımız şeylerden yarın sıkılırız. 

Değişiklik arzusu insanın fıtratındandır. Her gün aynı şeylerle muhatap olmak canımızı sıkmaya yeter. İnsanlar bazen varlıktan bile sıkılır ve bazen koca küre insana dar gelir. Kendimizi her şeyden çok sevmemize rağmen, bazen kendi canımızdan bile canımız sıkılır. Çoğuz aman bazı şeyleri boş vermek bizi rahatlatır, yine bazen yaptığımız şeyleri yıkmakla rahatlarız. Bazen ruhumuzu bedenimize sığdıramayız. Kimi zaman her imkânımız olmasına rağmen, yaşam alanımızı beğenmez “Bu da hayat mı?” deriz. Bazen imkânımız dar olsa bile, her an bir şeyleri değiştirerek hayatımıza renk katmaya çalışırız.

Bu kalıcı olduğumuzu sandığımız geçici dünyada, ömrümüz yüzlerce yıl olsa, her gün lüks içinde dahi yaşasak, dünyanın tüm zevkini alsak yine de kabuğumuzu kırıp farklı şeyler arzularız. Bazı arzularımız yaşımız gereği yok olsa bile geçmişimizin heyecanını unutmayız. 

Sonsuz hayata yaklaşırken isteklerimizin tükenmediğini, ruhumuz bedenimizden çıkmadan yine de sınırsız isteklerde bulunduğumuzu ve bu isteklerimizin öldükten sonra da devam edeceğini biliyoruz. Her yer cennet olsun der, cehennemi atlarız.

Hesabımıza neden katalım ki cehennemi? Oysa

………………

 

Cennet Uzaklarda Değil

“Bir gün bir güvercin arkadaşlarına her gün çok uzaklarda cennet misali bir ormana gidip geldiğini söylemiş. Orada her şey bol miktarda varmış. Arkadaşları da bu anlatılan yeri merak etmişler. Hem istedikleri şeyleri bulacaklar hem de şimdiye kadar tatmadıkları lezzetleri tadacaklardı. 

Güvercinden rica etmişler bizi de götür diye. 

Güvercin: “Ama bu yolda ciddi olmak lazım, yola giderken sizi bu yoldan alıkoyacak şeylere gözünüzü kulağınızı tıkayıp istek ve arzularınızı frenlemeniz gerekiyor. Bu yol uzun, yorucu ama mükâfatı bol bir yolculuktur. Kendinizi bu yolculuğa adayıp sizi engelleyecek her şeyden uzak durmalısınız, yoksa bu yolculuğu tamamlayamaz ve o cennet misali ormana gidemezsiniz” demiş ve her birinden kurallara uyacaklarına dair söz almış.

Arkadaşları da: “Güvercin Kardeş! Sen gidebiliyorsun da biz neden gidemeyelim? Senden geri kalan bir yanımız yok ki” demişler.

Güvercin: “tamam, hedefiniz o cennet gibi orman ise yolda sizi ondan uzak tutacak heveslerinizin sözünü dinlememeniz gerekiyor haaaa” diyerekten işin önemini bir kere daha hatırlatmış.

Bu anlaşmanın ardından güvercin, karga, ördek ve bülbül yola çıkmışlar. …………………

 

Dünyanız Çok Değerliyse O Zaman

Keyif Sizin Keyfiniz 

(Sadece Dünyada Tabi)

On dört asırdır hiç değişmeyen ve değiştirilemeyecek olan ilahi kitabımız Kur’an-ı Kerim’in Tevbe Suresindeki 24. Ayet, dikkatinizi ne kadar çekiyor bilmem ama inanın dikkat çekmek hatta dikkatleri pürdikkat bu ayete çekmek gerekiyor.

İçimizi-dışımızı, hislerimizi-duygularımızı, yaptığımızı ve yapacaklarımızı bilen Allah, tercih etme hakkına sahip olanlara şöyle sesleniyor:

“Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabalarınız, aşiretiniz, kazandığınız mallar, zarara uğramasından korktuğunuz ticari (alış verişler,) hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihattan daha sevimli (daha kıymetli) ise; artık Allah’ın emri (sizin hakkınızdaki hükmü, cezası, azabı, ölümü) gelinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”[4]

Hayat      serüvenin      inanç merdiveninde,         hangi basamakta olursak olalım, bu ayet hepimizi çok yakından ilgilendiriyor. Çünkü bu ayet açıkça diyor ki; “Allah’ın hatırı âlidir (yücedir), hiçbir hatırla değiştirilemez.” [5]

Eğer ki; Allah’ın hatırını ikinci plâna atar da, dünya ve dünyalıklara daha çok önem verirseniz bu durum Allah’ın hoşuna gitmez ve sizi cezalandırır.

Eğer; babalarınız, dedeleriniz, büyükleriniz, amirleriniz, vekilleriniz, efendileriniz... size Allah’ın hoşuna gitmeyecek emirler verir ve siz de bu emirleri yerine getirirseniz fasıklar topluluğuna girersiniz...

Eğer; çocuklarınızı, gençlerinizi, memurlarınızı ve elinizin altındaki insanları günaha, kötülüklere veya kirli emellerinize sevk ederseniz,  ya da …………….
 KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Yalancının Mumu Projektöre Döndü

Eskiden sadece kuru bir yalan vardı. Onu da söylemek çok günahtı. 

Ne ettiler ne eylediler yalanı bile renkten renge boyayarak; allayıp pullayıp, versiyonlar oluşturdular. “Yalan söylemek günah ise beyaz ve pembe yalanlarla işimizi yürütürüz” dediler. Yürütmeye de başladılar. İş yürüsün, karşı taraf oyalansın da küçük ve renkli yalanlar olsun artık ne olacak? Biri diyor: “ekmeğin için yalan söylemek günah değil”Diğeri: “pembe ve beyaz yalanlar yalandan sayılmaz”

Onlar bilmiyorlar mı ki yalan; rengi ne olursa olsun gerçekleri saklayıp yerine aksini söylemektir. Gerçek değerleri saptırıp, asıl olmayan değerleri öne çıkarmak, doğruları farklı göstermek, var olanı yok; yok olanı da var saymak yalanın temelini teşkil etmektedir. 

Yalan ve yalancılık, kendilerini ruhen tatminde zorlanan kimselerin düştükleri psikolojik bir hastalıktır. 

Bu hastalık, fertlerin maneviyatlarını sarstığı kadar, bulundukları toplumun temel direklerini de sarsar. Yalan ve yalancılıkla işlerini yürüten bir toplumda, sosyal huzur, sosyal güvence ve sosyal adaletten bahsedilemez. 

“Yalan sözden kaçının”[6]

“Yalan yalandır, yalancık da yalancıktır”[7]

Yalan kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. İnsan yalancılık yapa yapa nihayet Allah katında yalancılardan yazılır”[8] bu ayet ve hadislerle yalana karşı takınmamız gereken tutum belirlenir.

Bütün bu uyarılara rağmen;

………….......

Eskiden ne güzeldi, yalancının varı yoğu bir mumuydu o da yatsıya kadar yanardı…...........






Doğru Söyleyeni Neden Dokuz Köyden Kovarlar?

Yalan söyleyerek insanları güldürenler, bir de bunu meslek edinip “stand up”lık yaparak hayranlık kazananlar başköşede oturtulur. Mesele kahkaha atmak ise her şeyi mubah sayarlar. Ağlanacak halimize gülelim bakalım. 

“Tamam, tamam sorun etmeyelim” diyelim ama peki doğru söyleyenler neden bir değil, iki değil… dokuz köyden kovuluyor?

Bu küçük mesel izah eder mi bilmem?

“Zamanın birinde bir adamı jandarmalar kelepçeleyip götürüyorlarmış. Tipinden masum olduğu belli ki, yol üzerinde bulunan bir kadın adama seslenir: “kardeş seni neden böyle kelepçeyle götürüyorlar ne suç işlemişsin?” 

Adam: Benim bir suçum yok. Ben hep doğruları söylerim, onun için suçlu diye yakalayıp götürüyorlar işte. 

Kadın: Hiç öyle şey olur mu, dünyanın neresinde doğru söylemek suç sayılıyor ki?

Adam: Bak şimdi sana bir doğru söyleyeceğim, sen de beni kovacaksın.

Kadın: Mümkün değil, doğru söyleyeni kovamam ben.

Adam: Şimdi sen hamilesin değil mi?

Kadın: Evet

Adam: Ama kocandan değil de başkasından hamilesin yalan mı?. 

Kadın: …………….
 KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Kimlerden Kaçalım?

Yaşadığımız atmosferi dostlarımızla paylaştığımız kadar düşmanlarımızla da paylaşırız. İyi bir alıcı gözümüz varsa dost ve düşmanları gözlerinden okuruz. Fakat herkeste bu maharet yok tabi. Kimi gözler bize bakmadan ihanet eder, kimi gözler de baka baka…

Besle kargayı gözünü oysun, ahhh keşke her göz oyan bildiğimiz karga olsun…

Bazen ellerimizle beslediklerimiz tarafından ihanete uğradığımız da olur her nedense? Ama akıl ve tedbir birçok tehlikeden korunma gücümüzdür. Sosyal mübaşeret konusunda hepimiz hata yapabiliriz, ancak hatalardan ders çıkarmak gibi bir tedbirimiz var ise kısmen de olsa rahat yaşarız. 

İnsanlara verdiğimiz zararlarla bize gelen zararları tarttığımızda eğer bize gelenler ağır basıyorsa iyi insanlar sınıfındayız. Yok, eğer biz zarar veriyorsak bildiğimiz iyilik terimlerini bir kere daha kontrol etmemiz gerekir. 

Şu dört şeyin azına az denmez diyor atalarımız. Zaten toptan felaket olan bu dört şey, insanın açık yönünü yakaladı mı yok etmek için çığ gibi büyürler.

Sıralayacak olursak;

Ateş,

Hastalık,

Borç,

Düşman…

Küçücük bir kıvılcım koca bir ormanı yakar.

68  Hasan Ortakaya

Bir damar serpintisi koca bir insanı yere yıkar.

Borcun küçüğü bile insanı mahcup eder.

Düşmanın sinek kadarı bile insana huzur vermez…

Çevremizde o kadar çok insan var ki; kimi dost, kimi arkadaş, kimi ortak, kimi sırdaş…

Sosyal yaşam gereği …………


Kimlere Sarılalım?

Ne olursa olsun, haklarında ne duyulursa duyulsun, bu tür kimseler asla terk edilmezler.

İyi ahlaklılar,

Asil ruhlular, 

Kadir kıymet bilenler,

Ahde vefa gösterenler,

Sevgi ve şefkat sahipleri, 

Merhamette  öncü  olanlar,

Baskı ve zulümden uzak kalanlar,

Ölümü, ahireti ve hesabı hatırlatanlar,

Mesleklerinde ücreti ön plana almayanlar,

Paylaşımda büyük dilimi dostlarına ayıranlar,  

Sevince adam gibi sevenler, sevgiyi satmayanlar…

İşleri başlarından aşsa bile dostlarına zaman ayıranlar,  

Tek kelimeyle “kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmayanlar… Kendileri için istedikleri şeyleri başkaları için de isteyenler…”
 KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ


Başarı İçin Bu da mı Gerek?

Birçoğumuz yapacağımız işlerde çevremizin etkisinde kalır, giriştiğimiz veya girişeceğimiz işlerden vazgeçeriz.

Elbette ki yapacağımız işlerde istişare etmek sünnettir. Bin bilsek de yine bir bilene danışmak gerekir. Doğru sonuçlara ulaşmak için çeşitli fikirlerden beslenmek başarının anahtarıdır, ancak bazen işin ehli olmayanlar işin içine karışınca tüm hevesimiz kursağımızda kalır, ne yola çıkabilir ne de çıktığımız yolda yol alabiliriz.

Toplumsal yapı gereği her şeye bir fikir yürütürüz. “Akıl veren çooh, ehmek veren yooh” dünyasında yaşadığımız için herkes kendi alanının dışında bir fikir yürütmeye nedense can atıyor. 

Çok defa doktorun yazdığı reçeteyi mahallenin kasabı: “ben bunları kullandım işe yaramadı” deyip hastayı o ilaçları kullanmaktan men edebiliyor. Ya da bir âlimin sözlerindense bir berberin kulaktan kulağa duydukları şeyler daha çok itibar görüyor.

Her meslek, her fikir kendi dalında güzeldir. Doğru fikir üreten insanlara çok ihtiyacımız vardır. Ama ………..

 

Ahhh Şu Menfaat

İnsanoğlunun doymak bilmeyen gözü ne gönlünü, ne karnını doyurmuş ne de mutlu kılmıştır kendini. Hırs ve hevesler ablukasına almış, enaniyet hırsı doyumsuz nefsinin kölesi haline getirmiştir. 

Elde olana kanaat etmeyip fazlasını istemiş, bir başkasında olanın da kendinde olmasını arzu etmiş. “Al bu senin olsun” demeyi unutmuş “ver bu da benim olsun” anlayışını ezberlemiştir. 

Oysa yüce yaratıcı her kese ayrı kanaldan rızık kapısı açmış, paylaşma ile cömertliğin kapısını aralamış, cimrilik ve bencilliğe düşenlerden bereketi kaldırmıştır. İnsanın belki çok malı olmuş, ama yiyememiştir. Belki çok zengin olmuş, ama harcayamamıştır. Böyle olunca gözü başkalarının mallarında olanların yüzünden hayır ve bereket ortadan kalkmış, kimileri koca kâinata efendi olurken kimileri de basit menfaatlerin altında yoğrulup kalmıştır.

Herkesi aynı kategoriye koymak kimsenin haddine düşmez ancak açgözlü insanların sayıları da az değil yani.

Hırsızlık yapanlar bir başkasının malında gözü olanların sadece mostralarıdır. Ya bir de elinden bir şey gelmediği halde başkalarının malına göz koyanları sayabilir miyiz?

Böyle olunca tadımız tuzumuz kesiliyor. İnsandan daha çok materyallere değer vererek değerimizi yitiriyoruz. Değerlerimizi elimizde tutmanın yolları karşı tarafa değer vermek, değerlerimizi seferber etmek ve değerlere saygı göstermektir. Yaratıcımız herkesin değeri herkeste kalsın diye şöyle buyurur: “Allah’ın, kiminizi kiminize üstün kılmaya vesile yaptığı şeyleri (göz dikerek hasetle) arzu edip durmayın…”[9]

Tarihe mal olmuş bazı hikâyeler geleceğe ibretli dersler sunmaktadır. Dilerseniz bu hikâyelerden bir tanesine değinelim.

“Günlerden bir gün bir hükümdar ve yaverleri bir av sahasına giderken yollarının üstünde güzel bir nar bahçesi görürler. Yeşillik olabildiğincedir ve dinlenmek için bahçe sahibine misafir olurlar. Bahçe sahipleri “hanım nine” ve “bey dede” mukabilinde bir çifttir. 

Hoş beşten sonra bu yaşlı çift misafirlerine nar suyu ikram etmek ister. Narları getirip kâselere sıkmaya başlarlar. Her bir nardan bir kâse dolusu su çıkar ve afiyetle içerler. Narlar öylesine lezzetli ki tadı içenlerin damağında kalır.

Derken hükümdar ve yaverleri müsaade alıp yollarına devam ederler. Ama yaverlerden biri narların tadına doymamış ki ……………….

 

Nasıl Yaşarsanız Öyle Ölürsünüz

Yaratılış gereği dünyaya gönderilen insan, yaşama hakkıyla birlikte gönderilmiştir. Dolayısıyla bu yaşayışın gayesini bilmek yaşamak kadar önemlidir. Nitekim insanı diğer canlılardan ayıran en büyük özellik, bilmeye ve düşünmeye sevk eden akıldır. Aklın da en büyük özelliği; kalp ve nefs üçgeniyle birleşip yaratılış gayesine uygun olarak beden ülkesini yönetebilmesidir.

Başka bir açıdan bakıldığında yaşamak; nefes alıpvermek, yemek-içmek gibi şeylerle sınırlandırılırsa, aynı şeyleri hayvanların da yaptıklarını unutmamak gerekir. 

Yaşamak ve ölmek! Yaşamanın ardından ölmek! Nasıl yaşanılırsa öyle ölmek!

İyi insanların iyi; kötü insanların da kötü yolda ölmeleri muhtemeldir. Bu bakımdan, iyilik yapmayı görev bilen bir insan iyilikleriyle, kötülük yapmayı meslek edinmiş bir insan da kötülükleriyle gömülür.

Ölümün dik yüzünde ölümsüzlük vardır. Yani bir daha ölmemek üzere ölmek…

Bu dünyada bir insan hangi hâl üzere yaşamışsa, o hâl üzere ölecektir. 

Yüce Rabbimiz; iyilikle yaşayan kullarına dünya ve ahiret müjdesi verirken şöyle buyurur:

“Erkek veya kadından, her kim mü’min olarak yararlı bir iş yaparsa, biz ona muhakkak güzel bir hayat yaşatırız ve işlemekte oldukları amellerin daha güzeli ile mükâfatlarını mutlaka veririz.” [10]

Hakkı, hakikati, adaleti, birlik ve beraberliği, insanlığı, Allah için sevmeyi ve Allah için buğz etmeyi kendisine görev bilen bir insan, yaşantısında olduğu gibi, öldükten sonra dirildiği günde de, aynı heyecanı ve aynı duyguları taşıyacaktır. 

Bozgunculuk ve isyan üzere can verenler de kendi duygu ve heyecanları ile dirileceklerdir. 

Diriliş olur da hesap olmaz mı?  

Hani dönem boyunca …………………………..

  KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ


 

Geçti Dünyanın Pazarı Sür Eşeğini Ahirete

İnsanın sayısız güzel yönü olduğu gibi; sayılamayacak kadar da kötü yönü vardır. Bu durum kişinin fıtratına göre değişir. Elbette herkes aynı karakteri taşıyacak değildir. Ancak insanlık meziyetleri insan olan herkeste olmalıdır yani.

Ortak olmak, paylaşım, birlikte hareket, yardımlaşma, özveri, saygı, güven her kesin ortak paydası olmalıdır.

Herkes birilerinden bir şey bekler, birileri de herkesten bir şey beklerse ve bu bekleyişin sonu gelmezse kıyamete ne kaldı ki bunun burasında.

İşlerini birilerinin sırtına atma konusu tabiatta sadece insanda vardır. Diğer canlılar ölümüne de olsa yaratılış gayelerine aykırı bir adım atmazlar. Karınca ve arıların cumhuriyetini yeryüzünde hangi millet sergileyebilmiş ki? 

Hazindir ki, insan gibi çalışkan karınca demeyiz de, karınca gibi çalışkan insan deriz. 

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki bazen çalışanlara eşek gibi çalışıyor, çalışmayanlara da ağa gibi yan gelmiş yatıyor deriz. 

Allah Allaaaah! Yatanlara ağa deniyorsa, kış uykusundaki ayılara bahar geldiğinde saygıda kusur etmeyelim lütfen… Ağam bahar-ı şerifleriniz hayrola…………………….


Ainesi İştir Kişinin Lafa Bakılmaz Şahsın Görünür Rütbe-i Aklı Eserinde[11]

Çoğu zaman elimize geçen bir ürünün kalitesine hayran kalırız. Bazen de satın aldığımız bir ürünü aldığımıza pişman ettirirler bizi.

Neye bağlamak lâzım bilmem? Ama inanıyorum ki her işin kalitesi, onu meydana getirenin şahsiyetini yansıtmaktadır.

Kimileri laf cambazlığıyla en düşük kalitede bir malı dünya birincisi olarak tanıtabiliyor. Alıcı buna aldanınca bu malın dünya birincisi olmadığını ancak satıcısının dünya birincisi bir yalancı olduğunu görüyor.

Bir insan, paradan önce insana değer verdiğinde, öncelikle kendi insanlığını kanıtlamış olur. Aksine, insana insan değeri vermeyen, verdiği değerler dairesinde kendisi kalır.

Çoğu zaman üç kuruşluk bir menfaat için birçok kimse birbirini kırıp rencide eder. Aslında kırılan üç kuruş değil insanın kendi değeridir. Üç kuruşluk menfaat için insana hakaret edenin değeri üç kuruştan fazlası olabilir mi? Bu duruma düşen birine “insan olmadığı için insanın değerini anlayamamış” diyebiliriz.

Hayat boyu binlerce ürünle muhatap olur, haliyle her birinin de bir üreticisinin olduğunu biliriz. 

Çürük mal üretiminde malzemeden çalıp insanı aldığına pişman edenler aslında kendi şahsiyetlerinden çalmaktadırlar. Kendi şahsiyetlerini parayla değiştirerek parayı ceplerine koymuş; bozuk şahsiyetlerini pazarda satmış olurlar.

Kimi ……………………


 

Al Sana Süt Havuzu

“Müderrisin biri nükteli bir ders vermek için talebelerini dergâhın bahçesinde bulunan havuzun başına toplamış ve demiş ki: “Bu havuzu süt havuzu yapacağım. Her kes gece yarısından sonra bir kova süt getirip havuza döksün, gün ışınınca da havuzun başında toplanıp ders yapalım” demiş.

Talebeler itirazsız kabul etmişler. Fakat içlerinden biri uyanıklık yapıp “ben süt yerine bir kova su götürsem ne olur ki? Hem gece karanlığında kimse fark etmez. Hem de kocaman süt havuzunda bir kova su belli bile olmaz” diye düşünmüş. Gece karanlığında kocaman süt havuzuna bir kova suyu dökmüş gitmiş. Gün ağarırken her kes havuzun başına toplanmış.

Bir de bakmışlar ki ……………………

 KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

        Zamanı Durdurmak  Mümkündür Artık

Dert çekmeyen, dert çekenin; aç kalmayan, aç kalanın halinden anlamaz. Zorluklarla işi olmayanlar hayatın hep kolay yönüne kaçarlar. 

Çoğu zaman çalışanlarımıza emrederiz; şunu şöyle yap! Hadi çabuk! Hadi acele! Ne tembel adamlarsınız, elinizden bir iş gelmiyor, aldığınız paranın hakkını vermiyorsunuz, hadi, hadi, hadiii diye onlara verdiğimiz ücretten daha pahalı laflar ederiz.

Yaptırdığımız işin güzel olmasını istiyorsak, işin içinde birebir olmamız gerektiğini düşünmeyiz. Oysa işlere ellerimizle yön vermemiz, adım adım işin yürümesine yardımcı olmamız, işin artı ve eksilerini iş esnasında görmemiz gerekir. Böyle olunca iş sonuna düşen yargılarımız kaybolur, işimizin ve çalışanlarımızın da hukukunu da çiğnememiş oluruz. 

Merhume annem anlatmıştı. Bir gün inşaatımda işçi çalıştırıyordum. İşin yürümediğini zamanın boş geçtiğini şikâyet etmiştim. Rahmetli öyle güzel bir örnek verdi ki, ömre bedel.

“Oğul! dedi. Bir gün bir adam tarlasında amele çalıştırıyormuş, kendisi de gölgelikte oturur, soğuk sular içer, bulunduğu yerden işçilerini takip edermiş. Güneşe çıkacağı zaman şemsiyesini alır, işçilerin arasında dolaşır, ona buna emreder, gölgeliğe geri dönermiş. Zamanın çok hızlı geçtiğini, akşamın erken geldiğini, işlerinin yürümediğini söylenir dururmuş.

Tanıdığı bir bilgin varmış, o bilgine gidip derdimi anlatayım, belki bir çare bulur da zamanı uzatır, işlerin çabuk yapılması için bir çözüm bulur diye kapısını çalmış. Derdini anlatmış, bilgin dinlemiş. Bilgin de bilginliğine yakışır bir cevap vermiş ki, işinin yürümediğine sızlanan herkese kapak olacak cevap.

Efendi! Zamanın uzaması ve işçilerin çok iş yapabilmeleri için, sana söyleyeceğim şu formülü uygularsan ………………….

 

Gereksiz İse Söndür, Boşa Akıyorsa Kapat

İsraf deyince aklımıza ne geliyor? Veya israfı ne kadar tanıyoruz?

En genel israf bilgimiz; boşa yanan ampuller, musluktan damlayan su, çöpe atılan ekmek ve yemek. Başka da israf edilen bir şey yok. Var da yok…

Tüm nimetlerin, rızıkların, yerin ve göğün sahibi: “Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez” [12]  buyurur. 

İp burada kopuyor işte. Mülkün sahibi öyle buyuruyor. “Yiyin, için israf etmeyin…” Elektriği, suyu boşa kullanmayıp, kuru ekmeklerden tost, fazla yemekleri de tüketmenin bir yolunu bulduk mu israf etmemiş oluruz ve Allah bizi sever (Mİ?)

Bu duruma kargalar bile güler. Ama bizde kargaların ağlayıp         güldüğünü     tespit edecek yetenek bulunmadığından içimiz rahat yaşıyoruz.

İsraf; genel olarak sahip olduğumuz nimetlerin gereksiz olarak boşa kullanılmasıdır diye tarif edilir. 

Gereksiz olarak kullanılan nimetlerin faturasını biz ödüyorsak hemen “israf haramdır” der, fatura bedelini düşük tutmaya çalışırız. Faturayı başkaları ödüyorsa israfın ne önemi var mühim olan insanlık. :))

Bununla beraber harcama bedeli yüksek de olsa eğer bir şeyler hoşumuza gidip bizi eğlendiriyorsa, bu durumda bunun israf olduğu aklımıza bile gelmez. 

Zaman zaman yaptığımız israfları israf tahliline vursak ne kadar da iyi olur. 

Ne yazık ki israf kavramını en çok ya israfın ne olduğunu çok iyi bilenlerin ya da cimrilerin ağzından duyuyoruz. İşin farkında olanlara sözümüz yok, ancak ……………..

 

Bizi Öldürmeye Gelenler  Bizde

Dirilsinler

Yaptığımız bütün işlerin karşılığında birer değer vardır. Allah’ın istekleri doğrultusunda yaptığımız işler fayda sağlarken; nefsimizin istekleri doğrultusundaki hareketlerimiz ise bizleri zarara sürükler. 

Yaratıcımız biz kullarının faydasına birçok teklif sunar. Bu tekliflerde de insanca yaşamak, barış ve huzur dolu bir hayat sürdürmek için çizilmiş kurallar vardır.

Bu kurallar çerçevesindeki dinin ve inancın temel hedefi, insanların şahsiyetli bir kimliğe kavuşmaları ve yaşadıkları tüm alanlarda karşılıklı huzur bulmalarıdır.

Ancak bu tutum insanı insan eder, inancına hayat kazandırır ve inancıyla hayat kazanır. 

Herkesin kendine göre bir şahsiyeti vardır elbet. Kimilerine göre doğru olan kimilerine yanlış gelebilir ancak doğrunun yolunun bir olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. 

Bu sebeple:

Mesleğimiz ve işimiz ne olursa olsun ama yaptığımız her iş daima doğru olsun. Hile ve yalanın her türünden sakınalım. Toplumda öyle bir izlenim bırakalım ki, bizim özümüzden ve sözümüzden herkes emin olsun ve bu bir

……………………….

Her Musa’nın Bir Firavunu Vardır

Dünya; sadece bir ailenin olduğu dönemde Âdem ile Havva’nın baş rolde iki oğlu vardı. Habil iyiliği temsil ederken; Kabil de kötülüğü temsil ediyordu. 

Günler binlerce yıl doğururken bir aileden milyarlarca insan doğdu ve dünyaya hâkim oldu. Ama bu kocaman aile Habil’le Kabil mantığını hiç yitirmedi. 

Dünyada henüz birkaç kişi varken kötü adam iyi adamı ihtiras yüzünden öldürdü. Bu aile yedi milyarı aşan bir nüfusa sahip oldu ama o gündür bu gündür halâ kötü adamlar iyi adamları öldürmeye devam ediyor. 

Dünyadaki tüm karakterler sadece iki mantığı yürüterek yaşamaktadırlar. 

Tıpkı; Musa ve Firavun, Hüseyin ve Yezit, Ebubekir ve 

Ebu Cehil gibi…

Yüce yaratıcımız bu karakterleri kâinata da yerleştirmiştir. Artı-eksi, gece-gündüz, sıcak ve soğuk gibi…

Gündüz geceye ne kadar muhtaç ise Musa da firavuna o kadar muhtaçtır. Çünkü Firavun olmasaydı Allah Musa’yı göndermezdi. Öyle olmasaydı firavunsuz Musa sıradan bir insan olacaktı.  

Her Musa’nın bir firavunu vardır. İyi insanlara müptela olanlar buna canlı örnek olmaktadırlar. Günümüzde Musa görevine soyunanlar mutlaka firavunlar tarafından objektife alınmaktadırlar.

Firavunsuz bir dünya düşünmek Musa’nın görevini kabul etmemektir. Allah firavunu göndererek insanlara zulüm yapmamıştır. Firavunlaşanlara karşı bir rahmet olarak Musa’yı göndermiştir. 

…………………
 KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Ne Yapıyoruz?

Yaratılmış her şey bir kurala bağlı olarak hareket eder. İçtiğimiz su moleküllere; insan yapısı, hücrelere; ampul, elektriğe; elektrik, santrale; santral, suya; su, yağmura; yağmur ise buluta bağlıdır. Ancak, bütün bunların da oluşması, her şeyin yerli yerinde, zamanında ve yeterli miktarlarda bir araya gelebilmeleriyle mümkündür.

Tüm düzenler hep aynı sistemin çocuklarıdır.

Hangi ideal, hangi dava ve hangi iş olursa olsun, uğruna can mal ve emek harcanmışsa o iş başarıya ulaşmış ve verilen emekler kadar semeresi alınmıştır.

Dünyadaki bütün sistemler öyle. Uğruna bir şeyler feda edilmeyince zayıflamaya yok olmaya mahkûm oluyor. 

Ne zaman ki bir amaç uğruna canlar, mallar ve emekler harcanmış ise; o iş yeniden hayat bulmaya, yükselmeye, ilerlemeye ve dirilmeye başlamıştır.

Bu kurallar, insanların iradeleriyle yaptıkları her iş için geçerlidir.

Tarlada ziraatımız, dükkânda ticaretimiz, insanlarla diyalogumuz, cebimizdeki para, yüreğimizdeki iman hep bu kural ve gayretle hayat bulur.

Sözümüzü yüceler yücesi Allah’ın, bize seçip gönderdiği ve her yönüyle kusursuz olan dinimize çeviriyoruz.

Bu dinle istediğimiz noktaya ulaşmak istiyorsak, bir geminin tayfaları gibi çalışmalı, selâmete götüren İslâm gemisinde, gerçek selâmetin gerçek yolcuları olmalıyız.

Bu dünyada sahip olduğumuz dünyalıklar kadar kimliğimize, kişiliğimize ve inancımıza önem verirsek; hem dünyayı ve hem de ahireti kazanırız. Aksi olursa

sonucu tahmin ediyorsunuzdur umarım.

Sevdiğimiz kimselerin başına bir musibet gelse, canımızla malımızla o musibetten kurtulmaya ve kurtarmaya çalışırız. 

Bağımıza bahçemize     bir      hastalık        düşse mühendislerin, hayvanlarımıza bir hastalık dokunsa baytarların peşini bırakmayız. Bize veya bir sevdiğimize hastalık bulaşsa, doktor doktor gezer çare ararız. Dünyalık bir işimizi yaptıracağımızda en iyi ustaları arar dururuz. Üstümüzdeki gömleğin en iyisinin olmasını ister, iyi bir çorap alabilmek için dahi vitrin vitrin gezeriz. Bir araba veya ev alabilmek için yemez içmez çalışır, işlerimizde iyi sonuçlara ulaşmak gayesiyle her çareye başvururuz.

Dünya için dünyada her işi yapıyoruz. Allah için biraz düşünelim! Biz Müslümanlara emanet edilmiş olan …………….

 

 

Gelin Merhameti Uyandıralım

Merhamet; Allah’ın yeryüzünde sergilemiş olduğu ve üzerinde durulması gereken en büyük kavramlardandır. Çünkü insanlığın en çok muhtaç olduğu insanca yaşamanın temelinde merhametin kuşattığı sevgi, saygı, hoşgörü ve anlayış vardır. 

Merhamet; herhangi bir varlığı içinde bulunduğu olumsuz durumdan olumlu duruma getirme eylemidir. 

Kimilerinin anlayışında sıradan bir acıma duygusuna mahkûm edilen merhamet, kuru bir acımayı aşarak canlı cansız her varlığın meşru ihtiyaçları için emek harcamak, onların dertlerine çare olmak ve geleceklerini mutlu yarınlara taşıyabilmek için uğraşmaktır. Merhamet; kuru bir davranış değil diri bir uğraştır. Merhamet; acıyarak oturmak değil çaresize çare olabilmek için yürümektir.

Merhamet etnik olarak belli bir sınıfa ait değildir. Merhamet evrensel nitelik taşımakta, inancı ve milliyeti ne olursa olsun herkesi ilgilendirmektedir. 

Sevmeyi, sevilmeyi, paylaşmayı, kaynaşmayı, insanlık değerlerine bağlı kalmayı bilenler merhameti kavramış; bu değerleri bilmeyenler ise bencillik, sert davranış, vurdumduymazlık, ilgisizlik ve acımasızlık çukuruna düşmüş olurlar.

Merhamet; bir yön levhasıdır. …………….

  KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Ey Sevgili!  

Neden Küstün?

Ey sevgili! 

Neden küstün?

Sabah uyandığımda aklımda olmadığından mı? 

Güne başlarken seni düşünmediğimden, senin için uykumu bölmediğimden mi?

Ey Sevgili! 

Neden küstün?

Günün hesabına seni katmadım biliyorum. 

Hesaplarımda seni pazarlığıma almadım biliyorum.

Sabah giyindiğimde seninle kuşanmadım, Seninle ömrümü yaşamadım diye mi? 

Sana yüzümü dokundurmadım diye mi? 

Ey Sevgili! 

Her gün buluşmadığımızdan mı? 

Güneş doruğa çıktığında sana gelmediğimden mi küstün? 

Akşam olunca sensiz geçirdiğim günlere mi küstün?

Her zerre sevgiliyi anarken benim gafletime mi küstün?

Her şeyi düşündüm bir seni düşünmedim diye mi?

Eğlenceme doymak için onca yol kat ettim, lüks bir yerde olsun diye cihat meydanına gider gibi at sürdüm, seni lüksüme katmadığımdan mı küstün?

Sevgili nefsimle kol kola gezerken, seni koluma takmadığımdan mı küstün?

Ey Sevgili!

Ey Sevgili! Seninle oturup ………….

  KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

 

Namazı Kılalım mı Namaza Kıyalım mı?

Birisi bize bir hediye gönderdiğinde önce hediyeye mi bakarız, yoksa kimin gönderdiğine mi öncelik veririz? 

Elbette kimin gönderdiği daha önemlidir. Her hediye onu gönderene verdiğimiz değerle değer kazanır. Sevmediğimiz biri bize dünyaları da bağışlasa kıymet vermeyiz elbette. Hiçbir dostumuz bizi kendinden uzaklaştıracak veya bize zarar verecek bir hediye göndermez. Hediyeler gönül kazandırır ve sevildiğini anlatır insana. 

İşte bir sevenimiz var ki göndermiş bize namaz gibi kutsal bir hediye.

Namaz; bir sevgilinin bir sevgiliye sunduğu ikramdır. O sevgilinin kullarına sunduğu kâinatın konsantrik bir itaatidir.

Evet, namaz kâinatın ortak ibadetinin tek bir motifle dile gelmesidir. Namazla, kâinat kadar ibadet ederiz ve kâinatın ortak dilini tek başına konuşmuş oluruz. 

Namaz yolculuğuna başlayacağımızda niyet ederiz. Kulluğumuzun şuurunu kazanarak, kul olduğumuzu bir kere daha itiraf ederiz. Yolcuların mukim olmadıklarını bildikleri gibi, biz de yaratıcı değil; yaratılan olduğumuzu kabul ederiz. 

Bir abdest alırız. Değil mi ki, kirli gönüllerin yollarında namaz istasyonları bulunmaz. Gönüllerin kirli bahanelerini temizleriz duygularımızdan ve ruhumuzu, ruhumuzu verene hazırlarız. 

Her hayırlı işe niyet ve besmele ile başladığımız gibi abdest almaya da besmele çeker ve gönlümüzle ruhumuzu birleştirip ulvi yolculuğun ilk adımında ne yaptığımızı, niçin yaptığımızı aklımızdan geçirerek ibadetin ilk adımını atarız. 

Alacağımız abdestin anlamı yapacağımız ibadetlerin anlamını taşımaktadır. Yapılacak ibadetler de kendi anlamını ne aşmalı ne de geri kalmalıdır. Eğer ibadetlerin anlamı anlaşılmamış ise alınan abdest bir ibadet mahiyeti taşımayacaktır. Tıpkı yolculuğa çıkan birinin hazırladığı yol azıklarını yolculuğu boyunca kullanmayarak kendine yük etmesi gibi. 

İnsan bir dereden abdest alacaksa alacağı abdestin hakkını vererek dere kenarında ürküttüğü kurbağaya değecek işler yapmalı. Yoksa alacağı abdestin hakkını vermeyecekse deredeki kurbağayı ürkütmeye ne gerek var?

Abdestin bir anlamı ibadet yapmak için yapılan hazırlık ve işaretlerdir. Öyle bir işaret ki izi ta kıyamete kadar kalacak bir işaret. Peygamberimiz (s.a.v.) “Benim ümmetim abdest almalarından dolayı yüzleri nurlu elleri ve ayakları özel işaretli olarak geleceklerdir.”[13]

Abdesti nasıl ve niçin alırız? Asıl hikmetini Allah bilir ancak âcizane kulların bildiği de Allah’ın bilgisinin içindedir. Şimdi hem abdest alalım hem de abdesti anlayalım…

Ellerimizi yıkamadan önce gönlümüzü yıkamış olarak suya dokunuruz. Ellerimizi yıkarken; suların temizleyeceklerine ellerimizle işlediğimiz günahları da katarız. Ellerimize su alırken yapacağımız hayırlı işler için ellerimizi hazırlarız. Nitekim insan iyi veya kötü adına ne iş yapıyorsa elleriyle yapmaktadır. Eller temizlenir ki temiz işlere dokunsun…

Ağzımızı çalkalarken; yalan ve boş sözlerimizin be delini boşaltırız. Kirlenmiş ağzımızı temizlikle tanıştırırız. N'olur bundan sonra daha dikkatli ol emi? deriz. Biliriz ki ağzımızın komutanı ne söylerse bedenimiz onu yapmaktadır. Bedenimiz dilimize “eğer sen iyi olursan biz de iyi oluruz, eğer sen kötü olursan o kötülük bize de dokunur” diye sitem dökerler. İşte ağız yıkanırken dilin adam olmasını sağlayacak dilekçeler su ile dile yapışır ve dil suyu mühürleyip üstündeki kirleriyle dışarı atar.

Burnumuza su verirken; suyun saf kokusunu çeker cennetin güllerine aday kılarız koklama özlemimizi. Kim neyin yolcusu ise onun kokusuna âşık olur. Olur ki burun yanlış yerlerde görev yapmış, başka kokulara alışmıştır deyü burnumuzu kargaların peşinde gidenlerden uzak kılarız. 

Yüzümüze suyu vururken; suyun şefkatli yüzünü süreriz yüzümüze. Alnımızı, yüzümüzü ak ederiz ve her abdestte anamızın “yüzün ak olsun” duası kabul olur. Yüzümüzdeki keder ve hırsları yıkar atarız, Mevla’ya bakamayacak yüzümüze ne kir bulaşmış ise arındırır, cemalimizi cemaline hazırlarız Rabbimizin.

Kollarımızı yıkarken; kaba kuvveti siler yerine itaati yerleştiririz, başımızı secdeye götürsün diye. Suyun merhametini kavrasın da kolluk kuvvetimizle merhamet olsun insanlara. Ellerimizin arkasında ellerimize itaatin vebalini üzerinden atsın da, ellerimizi kumandada Rahman’ın çizgisinden ayrılmasın diye suyla terbiye ederiz.

Başımızın üstüne o kadar çok şey alırız ki; emir, ferman, hatır, gönül, vaat, bela… Taşıyamaz oluruz yüklerimizi, başımız başımıza bela olur. Yüce divanında eğileceğimizde başımızın üstüne aldıklarımızı Rabbimizin huzuruna dökmemek için bir mesh ile sıvazlayıp arkaya atarız. 

Kulaklarımızı temizlerken; kirli fısıltıları, çirkin teklifleri, aldatıcı sözleri çıkarır atar, suyun tatlı serinliğini bekçi bırakırız “içeriye ilahi davetten başkasını alma!” diye.

Boynumuza parmaklarımızı dokundururken; buraya hiçbir esaret zinciri takılmaz diye işaret atarız. Bu başı bu bedene bağlayanı şeytanların ve şeytanlaşanların itaatinde “boynum kıldan incedir” sözünü dinlemeye alışanlara “bu boyun sizin beklediğinizden çok daha kalındır” mesajını veririz.

Minnet borçlu olduğumuz hamallarımızı yıkarken; bazen gönlümüzün, bazen ruhumuzun, bazen nefsimizin, bazen gafletimizin, bazen gayretimizin komutlarıyla adım attığı, kirlendiği ve kirlettiği her yerde emir kulluğunun altından çıkmak için suyun şefkatini ayaklarımızın yüzüne süreriz. Ve kirli olan ne kaldıysa en yakın yerden, yere en yakın bir şekilde akıtır gideriz, bize yakışmayan ne yükümüz var ise. “Bu ayaklar sırattan geçecek” diyerek kaypak dünyanın kaygan macunlarını yıkarız, yıkarız, yıkarız…

Yıkadıkça yıkılmaz bir güç kazanır, sonsuz gücün huzuruna çıkarız. Bu gücü verene teşekkür için, minnet için, saygı için…

Seccademizin şefkatli yüzüyle hasret gidermek amacıyla; yüzümüzü yüzsüzlerin döndüğü her yönden çevirip ruhumuzun, bedenimizin, özlemimizin ve sevgilimizin döndüğü o kıbleye dönerek kıbledaş oluruz tüm kıble ehliyle.

Niyet ederek; kalkacağımız seferin hangi vakte ait olduğunu sesleniriz yol güzergâhımıza. İstikametimizi anons ederiz hücrelerimize kalkış için. Her vakitte her vaktin, her hücre ile her hücrenin yaratıcısına doğru yolculuk başlar.

Ruhumuzu ve bedenimizi manevi atmosferin temiz havasına hazırlayarak, ellerimizi kulaklarımıza kaldırırken ne varsa dünyadan yana atarız arkamıza, kutlu yolculuğumuza yük olmasın diye.

“Allah-u Ekber” derken bütün küçükleri hizaya dizip bü yüğü tanıtırız. “Bakın işte! Büyük böyle olur” deriz. Büyüklük taslayanların sınırını çizer, ayna tutarız kendilerini görsünler diye. “Allah büyüktür” derken her şey küçülür. Üzerimizde baskın olanlar küçüldükçe imanımızın rengi açılır. 

Bağlarız ellerimizi edebin en güzeli ile. “Sana gelmemizi engelleyen tüm bağları bu ellerle çözdük ve bu elleri sadece senin huzurunda bağladık” deriz.

Adı kıyamdır bu duruşun, yücedir dağlar gibi ve dimdiktir. Rabbinin huzurunda doğru bir iş yapanın doğru duruşudur. Bu duruşa kâinatta ayakta duran ne varsa; dağların, binaların, ağaçların duruşu ortaktır. Bu duruş da onlara ortaktır. 

Dilimizle; bedenimiz ve ruhumuz adına kılavuz ederek, Allah’ın öğrettiği Fatiha ile Allah’ın diliyle Allah’a sesleniriz.

Elhamdulillahirabbil âlemin (sayısını, cismini, mahiyetini, bildiğimiz ve bilmediğimiz ne âlem varsa O bilir, O terbiye eder, O kontrol eder. O’na hamd ederiz, O’nu tanırız, O’ndan olduğunu kabul ederiz.)

Er-rahmanirrahim (O öyle bir Rahman ki; kendisine küfredenleri bile doyurur, kendisini inkâr edenlere bile istediklerini verir. Ama O öyle bir Rahim ki, kendi sınırını tanımayanların istihkakını dünyada tükettirir. Sınırını kendisine dayayanlara ise ahiret hazinelerinin kapısını açar.)

Maliki yevmid-din (O, din ve hesap gününün tek sahibidir. Hâkimlerin bile sorgulanacağı günde tek hâkimdir.)  

İyyake ne’budu (Senden başkasına ibadet edilmeyeceğini bilir, ancak ve ancak sana ibadet ederiz.)

Ve iyyake neste’in (ve yardıma muhtaç olanların yardımlarına aldanmadan yalnızca senden yardım isteriz, biz biliriz ki sen yardım edersen ne dilimiz sürçer ne ayağımız kayar.) İhdinas-siradel müstakim (öyle ise, bizi doğruların bulunduğu, doğru işlerin yapıldığı seni hatırlatan ve sana ulaştıran yollardan ayırma.)

Siradellezine en'amte aleyhim (o öyle güzel bir yol ki, biz ne olduğunu bilmeyiz. Biliriz ki senin yolunda her güzellik vardır. Bizden önce sevdiklerine ne verdi isen, bizi de onlardan sayarak bize de ver. Kim senden ne kadar güzellik buldu ise, bize de o güzellikleri ikram et!)

Ğayril meğdubi aleyhim veleddallin (o seni sevmeyen ve senin sevmediğin kimseler var ya o nankörlerin, isyankârların, sapıtmışların, doğru yolu terk edip batıla dalmışların, seni unutmuşların ve senin unuttuğun kimselerin yolundan uzak tut bizi)

Ardından binlerce ayetten bir kaçını okuruz, senin Kur’an’ınla tanışıyoruz deriz Ya Rabbi!

Ve rükûya eğiliriz. Tepelerin mütevazı görünüşlerini ve dört ayak üzerinde sürekli rükû halinde yaşayan, yaratılış fıtratlarına isyan etmeden et ve süt verenlerin sadakatini yanımıza alarak rükû eder “Sübhane Rabbiyel Azim” (En yüce olan Rabbimizi en yüce bir şekilde anarız) tıpkı kâinatın dediği gibi biz de kâinatın diliyle tespih ederiz.

Ve secdeye varır, yücelmenin zirvesinde yerimizi alırız. Tıpkı hayat kaynağı sular gibi secde ederiz. Tüm sürüngenlerin secdelerine ortak olur ve Rabbimize en yakın olmanın heyecanı ile “Sübhane Rabbiyel E’la” (benim yüce Rabbimin hiçbir noksan yönü yoktur, O en yücedir) diye yaratıcının huzurundaki secdemizle yaratılmış hiçbir varlığa eğilmeyeceğimizin büyüklüğünü yüklenerek secdemizden doğruluruz. Koca kâinatın rükû ve secdesini, tespih ve zikirlerini kıldığımız namazımızda ortaya koyarak dualarımız ve temennilerimizle tahiyyatta Rabbimizle konuşuruz. 

Tek başımıza koca bir kâinatın ibadetini yerine getirerek sağımıza selam veririz. Kâinatın sağımızda olan neyi varsa onları selamlarız. Meleklere, insanlara, cinlere, varlık âlemi ne, sol tarafına selam veren tüm namaz ehline selam veririz. 

Solumuza dönerken sol tarafımızda kâinatın selama layık neyi varsa, sol meleklerimize ve sağa selam verdiğinde bizi de kapsayan tüm namaz ehline selamların en güzelini sunarız. Az bir şey mi kâinata selam vererek, kâinatın selamına ortak olmak? 

Biraz evrensel bir düşünce ile şuurumuza bu namazı ve kâinatın zikrini yerleştirince zikirsiz kalmayız. 

Kıldığımız namazda sadece eğilip kalkmanın değil, kâinatta tüm varlığın ibadet şekillerini namazda toplayıp Allah’a sunuyoruz. Kıldığımız namazla koca bir kâinatın ortak ibadetini sergiliyoruz. Kıldığımız bir namaz ile kâinatın raporunu Allah’a arz ediyoruz.

Evet, namaz kılanlar kâinat kadar yüce bir eylemde buluşuyorlar. Peki, namaz kılmayanlara ne demeli?

Namaz kılmayanlar kendileri için yaratılmış olan kâinatın itaatine muhalefet ediyorlar. 

Namaz kılmayanlar kâinatın ahengine ters davranmış oluyorlar.

Namaz kılmayanlar dağların kıyamına, yıldızların tespihine ve suların secdesine başkaldırmış oluyorlar.

Namaz kılmayanlar, kâinatın hakkını çiğnemiş oluyorlar.

Namaz kılmayanlar, kâinat kadar suç işlemiş oluyorlar.

Namaz kılmayanlar, namaza kıymış oluyorlar.
Namaz kılmayanlar, namazı katletmiş oluyorlar.

Namaz kılmayanlar, kâinatın şu haklı sitemine muhatap oluyorlar:

Ey İnsan! Ben tüm varlığımla senin için yaratılmışım ve sana hizmet etmekteyim. Sana hizmet etmem bile benim için bir zikirdir. Ben bu şuursuz halimle bile yaratılış gayemin dışına çıkmazken sana ne oluyor ki yaratılış amacının dışında yaşıyorsun?

İnsan kendini tanırsa değeri sonsuzlaşır. Ancak kendini tanımaktan kaçanlar kendi değerlerine sahip çıkmamış olurlar. Bu gerçeği bu yazıların diliyle değil de, kendi gönlümüzle kâinatın eşsiz düzenine bakarak görebiliriz. 

Kimileri insan olmanın değerinin farkına varmadan yaşar. Bu değerin farkına varmayanlar basit değerlerde kaybolur gider. 

Bir vakit namaz kılmanın çok ağır olduğunu düşünenlerden bir kısmına şu teklif yapılsa eminim camilerde imama bile yer bırakılmayacaktır.

“Camilerde kılacağınız her bir namaz için bir gram altın verilecek” dense beş vakit değil elli beş vakit namaz kılınmaya başlanır. Oysa bir vakit namazın bedeli yerle gök sermayelerinden çok daha kıymetlidir. 

Yükü ağır gelse de bilen bilir kıymetini. 

Hayatın tüm yükünü sırtlananlar, para kazanmak için dünyanın kahrının altına yatarlar da bir namaz ağır gelir onlara.

“Keşke kılsaydık” sözlerinin kahredeceği gün gelmeden “iyi ki kılmışız” demek için geç kalmış sayılmayız. Şimdi başlayalım mı? 

Ne o? Sanki bahaneler duyar gibiyim. “Elbisemi değiştirmem lazım, yarın başlarım, bir arkadaşıma söyleyeyim onunla beraber başlayalım, şu an çalışıyorum akşama kalsın” gibi bahaneler hemen de üretildi. 

Şuna inan eğer gerçekten istiyorsan hemen kılabilirsin. Eğer gerçekten istiyorsan bütün sebepler senden yana olacaktır. Gerçekten…

Şeytan ilk kılana çok engel olur, eğer gerçekten istiyorsan şeytanın sesini dinleme... Hemen şimdi başla. Hadi Bismillah

TANITIM SAYFASIDIR  KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

 

Dualarımız Neden Kabul Olmuyor?

Bir gün İbrahim Ethem, Basra’da dolaşırken bir grup insan yanına yanaşıp: 

“Ey Hazret! Allah-u Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de: “…Bana dua edin, (dualarınızı) kabul edeyim”[14] buyurduğu halde, biz çok zamandır dua ediyoruz, ama dualarımız kabul olmuyor, sebebi nedir?” diye sorarlar.

Soranlara teşekkürü bir borç bilelim, onlar sormasaydılar şimdi bizler soracaktık. Ama hazır cevabı da verilmişken bakalım dualarımız neden kabul olmuyormuş?

“On şeyden dolayı sizin kalpleriniz ölmüş. Bu on kötü sıfat kimde bulunursa, Allah onun dualarını nasıl kabul eder?” diyerek toplumun ve günümüzün en önemli on çeşit hastalığını şöyle sıralıyor:

1-   Allah’ı tanıyorsunuz, Allah’ı tanıdığınızı iddia ediyorsunuz fakat O’na gerçek manada kul olmaktan kaçıyorsunuz.

2-   Kur’an-ı okuyorsunuz; fakat onun emir ve nehiylerine riayet etmiyor, onunla amel işlemiyorsunuz.

3-   Şeytan düşmanımızdır diyorsunuz; ancak şeytanın her isteğini yerine getiriyor, ona itaat ediyor ve onun yolunda gidiyorsunuz.

4-   Ümmet-i Muhammed’deniz diyorsunuz; hem ümmet birliği sağlamıyorsunuz hem de Resulün sünnetlerine tabi olmuyorsunuz.

5-   …………….



Son Pişmanlık Neye Yarar?

“Üç arkadaş dağ bayır yolculuk yaparken geceyi bir mağarada geçirirler. Bir ara mağaranın zemininde irili ufaklı taneler dikkatlerini çeker. Karanlık olduğu için ne olduğunu anlamamışlardır.

Aralarında derler ki: “Bu taşlar her ne ise bildiğimiz taşlara benzemiyor. İyisi mi torbalarımıza dolduralım bu karanlık mağaradan çıkınca ne olduğunu anlarız.”

İçlerinden birisi torbasını tam doldurur, bir diğeri torbasını yarım doldurur, öteki ise: “taşı toplayıp da ne yapacağım bildiğimiz çakıl işte” diyerek bir tane bile almaz.

Sabaha yakın bir depremle uyanır alelacele torbalarıyla birlikte kendilerini dışarı atarlar. Canları kurtulmuş ancak mağara yok olmuştur. Bir müddet korkuyla karışık yol aldıktan sonra durup torbalarına bakarlar merakla. Bir de ne görsünler mağaradan aldıkları taşların hepsi parıl parıl parlayan elmas taneleri. 

Torbasını hiç doldurmayan bin bir pişmanlık duyarak dövünmeye başlar, "niye birkaç tane almadım" diye ağlaşır durur. Torbasını yarım dolduran …………… 


Elde Var 1

Her şeyin tek bir cevabı vardır.

İnsan tek ruha sahiptir. 

Bir anadan doğmuştur. Hayatı birdir, ölümü bir.

Bir sefer doğar; bir sefer ölür.

İlahı çok olsa da Allah’ı bir,

Çok hesap yapsa da amacı bir, 

Çalışıp didinir beklentisi bir,

Kırk kişilik sofra kurar boğazı bir, Bir doğru bir yanlışı götürür.

Bütün doğruları götüren yanlış bir,

Her insan ayrı bir âlemde olsa da yaşadığı dünya bir,

Dört işlemin sonucu bir,

Ağlayan bir, gülen bir,

Koca kâinat ile insan bir.

İster sevilsin ister sevilmesin

Omuzlarda çok şey var ama

ELDE VAR 1

TANITIM SAYFASIDIR  KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Şeytanın Kullarını da Allah Yarattı

“Bir toplum kendisini düzeltmedikçe, Allah o toplumu düzeltmez.”

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, bu dünya insanının bir kısmı Allah’ın her türlü nimetlerinden faydalandıkları halde, Allah’tan uzaklaşıp Allah’ın yarattıklarını ilahlaştırma nankörlüğüne girmiştir. 

Bunlar; Allah’ın hâkimiyetine karşı çıkmak için seferber olmuş, Allah’tan, Kur’an’dan ve peygamberden uzak bir hayatı hoş görmüşler ve sözde çağdışı bahanesiyle, Allah’ın dinine irtica adı vermişlerdir. 

İşte, yine bu düşünceyle, Allah’ın dinini yaşayanlara mürteci gözüyle bakmış ve birçok alanlarda insanlık dışı eylemlerle insanlığın asayiş ve huzurunu bozmuşlardır.

Bilmiş olalım ki:

Bataklıkta gül bitmez, sivrisinekler istilâ eder.

Geceleri kanaryalar uçmaz, yarasalar kol gezer.

Bülbül, gül bahçesinden kovulursa, yerine kargalar konar.

Ustayı tezgâhtan ayırsalar, yerine acemi çırak oturur.

Âlimler susturulursa, cahiller konuşmaya başlar.

Güneşi arkasına alanların önüne gölge düşer.

Allah’a tapanlar sevilmezse, ortaya şeytana tapan satanistler çıkar.

İşte, dünyada var olan böyle bir anlayış satanist doğurmaya gebe kalmıştır. Daha nice nice zamanlarda, Allah’tan başka varlıklara tapan modeller doğurmaya da devam edecektir.  

Satanizm; şiddet yanlısı ………….

 

 TANITIM SAYFASIDIR  KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Ve Şeytan Aç Kaldı

Evet, sonunda olan oldu. 

Büyük balık küçük balığı yuttu. 

Çünkü şeytan, insan kadar büyük değildi.

İnsan etti eyledi, her işe burnunu soktu. 

Düşündü, taşındı, boş durmadı. 

Elini neye attıysa menfaati için tahrip etti. 

Barutu icat etti, namluyu insana çevirdi. 

İğneyi de çuvaldızı da başkalarına batırdı. 

Kendi cinsine ihanet etti. 

Yoldan saptığı yetmemiş gibi yollara yanlış tabelalar kurdu. 

Yaratana başkaldırdı, Peygambere itiraz etti. 

Kılavuz diye çıkarlarının arkasından gidiyordu.

Bir gün şeytanı kıskandı insan.

“Her       dümeni      ben       çeviriyorsam…………….

 

TANITIM SAYFASIDIR  KİTABI SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYINIZ

 

Son Söz

Değerli Kitap Dostları!

Lütfen değerlendirmelerinizi hasanortakaya@hotmail.com adresine bildirin.

Son sayfada olduğunuza göre kitabı okuduğunuzu düşünüyor, şikâyetlerinizi  bizlerle, beğenilerinizi de dostlarınızla paylaşmanızı diliyoruz.       



[1] Hadis Meali Ahmed B. Hanbel 1/ 194

[2] Kasas Suresi: 60

[3] Nahl Suresi: 30 

[4] Tevbe Suresi 24

[5] Hz. Ali (r.a.)

[6] Hac Suresi: 30

[7] Hadis Meali

[8] Buhari: Edeb/169

[9] Nisa Suresi 32

[10] Nahl Suresi: 97

[11] Ziya Paşa

[12] A’raf 31

[13] Müslim Tahare 246

[14] Mü’min Suresi: 60. Ayetten  


Yorumlar - Yorum Yaz
DUYURULAR
EVRENSEL HUTBELERİN 2. BASKISINI ALDINIZ MI?

EVRENSEL HUTBELERİN İKİNCİ BASKISINI ALMAK İSTEYENLER *  BEŞYÜZ36 673 56 66 NOLU TELEFONDAN veya SİPARİŞ VER FORMUNDAN İRTİBATA GEÇEBİLİRLER

FİYATI 15 LİRADIR

ADRES TESLİMİ KARGO İLE GÖNDERİLİR

10 ADET ÜZERİ ALANLARA ÖZEL İNDİRİM UYGULANIR

GÜNÜN HADİSİ

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam56
Toplam Ziyaret287097
VE ŞEYTAN AÇ KALDI
VE ŞEYTAN AÇ KALDI
OKUMAYA DEĞER
FİYATI 10 LİRADIR